Haber Girişi: 26.10.2021 - 16:53, Güncelleme: 26.10.2021 - 16:53

Medeniyetin Toprak Altındaki İzleri: Arkeoloji Bilimi Üzerine

 

Medeniyetin Toprak Altındaki İzleri: Arkeoloji Bilimi Üzerine

Medeniyetin Toprak Altındaki İzleri: Arkeoloji Bilimi Üzerine
Yaşar Üniversitesi Akdeniz Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Sayın Doç. Dr. Sinan Ünlüsoy ile arkeoloji bilimi üzerine oldukça önemli bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimizden satır başları… 1- Arkeoloji biliminin dünyada ve ülkemizde öncüleri kimdir? Arkeoloji diğer birçok bilim dalına kıyasla geç olarak nitelendirebileceğimiz bir dönemde, ancak 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş bilimsel bir anlayışa kavuşmuştur.  Bunda 19. yüzyılda kıta Avrupası’nda yapılan keşifler ve bazı diğer bilim dallarının etkisi vardır. Jeoloji’de, Dünyamız’ın geçmişi ile ilgili yapılan bazı araştırmalar ve düşünceler insanlık tarihinin de düşünülenden geriye gidebileceği düşüncesini doğurmuştur. Bu dönemde keşfedilmeye başlanan bazı mağara resimleri ve basit taş aletler bu bakış açısıyla daha anlamlı hale gelmeye başlamıştır. Aynı zamanda Darwin’in ortaya attığı evrim teorisi de insanların da aynı diğer canlılar gibi çok uzun süren belirli bir fiziksel ve kültürel evrime maruz kalmış olabilecekleri fikrini desteklemiştir. Bu dönemde 1836-1848 yılları arasında gerçekleştirdiği çalışmaları sayesinde alet yapımında kullanılan materyallerin zamanla değişim gösterdiğini anlayarak halen kullandığımız üç çağ sistemini (Taş, Tunç ve Demir çağları) ortaya atan Danimarkalı Arkeolog C. J. Thomsen öncü bilim insanlarından biri olarak nitelendirilebilir. İngiliz bir bankacı, doğa bilimcisi ve arkeolog olan John Lubbock ise 1865 yılında yayınladığı “Prehistoric Times” (Tarihöncesi Çağlar) kitabı ile ilk olarak prehistorya (tarih öncesi) terimini kullanan ve bu çağlara dikkat çeken bir araştırmacı olarak karşımıza çıkar. Yapılan bu çalışmalarla birlikte insanlık tarihinin Batılıların sandığından çok daha öncelerine gittiği anlaşılmıştır. Bu çalışmalara aynı zamanda Mısır ve Mezopotamya’da yapılan yeni keşiflerin de eklenmesiyle arkeoloji bir bilim dalı olarak üniversitelerde ele alınmaya başlar. Mezopotamya ve Mısır’da yapılan ilk keşiflerin öncüleri genelde gezgin, maceracı ve meraklı, boş zaman sahibi üst sınıf burjuvalardır. Bunların belli bir kısmını Tevrat ve İncil’de adı geçen eski uygarlıkları bulma hevesiyle yola çıkan maceraseverler oluştururken diğer önemli bir kısmını ise Avrupa’nın Osmanlı ve Doğu ile gelişen ticaret ilişkileri sayesinde doğuya gelen mühendisler, mimarlar ve askerler oluşturur. Bunlar arasında Anadolu ve Ege arkeolojisi açısından belki de en önemlisi Truva’nın yerini tespit edip kazılar gerçekleştiren Alman H. Schliemann’dır. Schliemann arkeolojik tabakaların yapısı hakkında bilgi sahibi olmadığı ve hayalindeki Homeros’un ünlü destanı Iliada’nın ana konusunu oluşturan Truva savaşının izlerini bulmak dürtüsü ile gerçekleştirdiği kazıların ilk senelerinde Truva’ya oldukça zarar vermiştir. Fakat daha sonraları yaptığının farkına varmış, arkeolojide tabakalaşmanın ve belgelemenin önemini anlamış ve bu konuda Avrupa’da öncü olmuştur. Osmanlı döneminde Osman Hamdi Bey’in çabalarıyla gerçekleşen ilk arkeolojik kazılardan sonra Türkiye’de arkeoloji bilimsel anlamda ancak cumhuriyetin kurulması ile gelişmeye başlamıştır. Yeni kurulan cumhuriyeti kuran kadroların, ulus devleti oluşturma çabaları özellikle arkeolojiye yönelik bir özel bir ilgi duyulmasına yol açar.  Amaç Türk ulusunun tarihi kökenlerini araştırmak ve yeni cumhuriyetin üzerinde kurulduğu Anadolu toprakları ile Türk tarihi arasında bağlantı kurmaktır. Öyle ki cumhuriyetin önde gelen kurumlarına Anadolu’da varlık göstermiş eski uygarlıkların adı verilir; Hititlere ithafen “Etibank” veya Sümerlere ithafen “Sümerbank” gibi. Bu dönemde Türk Tarih Kurumunun (1931) kurulması ile birlikte ilk sistemli kazı çalışmaları da yapılmaya başlanır. Bunlardan en önemlileri 1933’de Hamit Zübeyr Koşay tarafından Ankara yakınlarında bulunan Ahlatlıbel kazıları ve Çorum’da yer alan Alacahöyük’de yapılan kazılardır. Yine 1930’lu yıllarda yeniden yapılandırılan İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültelerinin bünyelerinde arkeoloji bölümleri açılır. Bu bölümlerde, Nazi Almanyası’ndan kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman bilim insanları öncü rol oynarlar. Yani arkeoloji bölümlerinin ilk mezunları Türkiye’nin sonraki yıllarda arkeolojik çalışmalarına yön verecek isimler olurlar. Bunlar arasında Yunan ve Roma dönemlerini inceleyen Klasik Arkeoloji dalında Ekrem Akurgal, Hitit ve Yakındoğu Arkeolojisi alanında da Tahsin Özgüç ve Halet Çambel sayılabilir. 2-Tarihin anlaşılmasında arkeolojinin önemi nedir? Tarih bilimi yazılı kaynaklara dayanır. Araştırmasının ana kaynağını yazılı belgeler oluşturur. Fakat yazılı belgeler bizlere geçmiş hakkında her zaman yeterli bilgiyi sağlayamazlar. Arkeoloji ise geçmiş toplumların geride bıraktığı maddesel kültür kalıntılarını inceleyerek insan davranışları dolayısıyla tarihi hakkında bilgi toplamaya çalışır. Söz konusu kültür kalıntılarından yazılı belgeler yolu ile edinemeyeceğiniz çok sayıda veri elde edilebilir. Tarih bilimi de arkeolojinin yetersiz kaldığı bazı alanlarda arkeolojik bilgiyi destekleyecek veriler sunar. Her iki bilim dalı da birbirlerini destekler. Fakat, yöntemleri farklıdır. Tüm insanlık tarihinin %99’undan fazlası yazılı kaynaklar olmadan yaşanmıştır. Arkeolojinin bir diğer önemi de burada ortaya çıkar. Arkeoloji olmasaydı bugün MÖ 100 bin yıl önce ilk insanların nasıl yaşadıklarını veya MÖ 10 binli yıllarda ilk tarım faaliyetlerini nasıl gerçekleştirdiklerini, hayvan ve bitkileri nasıl evcilleştirdiklerini, ilk madeni buluntuları nasıl elde edip işlediklerini bilemeyecektik. 3-Osman Hamdi Bey’in arkeoloji çalışmalarına katkısı ne olmuştur? Arkeoloji’nin Türkiye’de önemini kavramış ve bu yönde ilk çalışmaları başlatmış olan kişi İstanbul’lu bir aydın ve aynı zamanda Kadıköy’ün ilk Belediye Başkanı olan ressam Osman Hamdi Bey’dir. 1881 yılında Müze-i Hümayün (İmparatorluk Müzesi) müdürlüğüne atanan Osman Hamdi Bey arkeolojiye olan ilgisi sayesinde bu görevi esnasında ilk Osmanlı kazılarını başlatır. Nemrut ve o zamanlarda Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yer alan Lübnan’da bulunan Sayda Antik Kenti’nde kazılar gerçekleştirir. Bunun yanı sıra yakın çevresinden bazı kimseleri Anadolu’da kazılar yapmakla görevlendirir. Oğlu Mimar Ethem Bey, Aydın Tralles Antik Kenti’nde, kardeşi Halil Ethem Bey ise yine Aydın’da Alabanda ve  Sidamara’da kazılar gerçekleştirir. Müze çalışanlarından Theodor Makridi Bey ise yine Osmanlı topraklarında birçok kazı çalışmasında bulunmuş ve Alacahöyük ve Hattuşaş’da kazıların başlamasını sağlamıştır. Osman Hamdi Bey aynı zamanda söz konusu kazılar sayesinde ele geçen çok sayıda arkeolojik eserin sergilenmesi amacıyla 1899 yılında yetkilileri ikna ederek Türkiye’nin ilk Arkeolojik Müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzesini kuran kişidir. Osman Hamdi Bey’in Sayda Antik Kenti’nden getirdiği nadide bir eser olan İskender Lahti bugün halen faaliyette olan İstanbul Arkeoloji Müzesinin en değerli parçalarından biridir. 4- Arkeoloji araştırmalarında dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir? Arkeolojik araştırmaların en önemli bilgi kaynağı yapılan kazılarda elde edilen verilerdir. Kazılarda açığa çıkarılan insanların yaşamış oldukları evler, yerleşmeler, kullandıkları ve ürettikleri her türlü eşya bize geçmiş kültürler hakkında bilgi verir. Bu bilgilerin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için kazı yapılırken sistemli bir belgelemeye ihtiyaç vardır. Arkeoloji belki de elindeki bilgiyi edinirken aynı zamanda tahribata uğratan tek bilim dalıdır. Kazı yapılırken söz konusu maddi kültür kalıntıları yerlerinden edilir, içinde bulundukları ve onları anlamlandırmamızı sağlayan, zamansal ve uzamsal konumları ister istemez tahrip edilir. Bu tahribatın geri dönüşü yoktur. O yüzden kalıntıların orijinal konumlarının çok doğru ve sistemli bir şekilde belgelenmeleri gerekir. Örnek verecek olursak bir küp parçasının ne amaçla kullanılmış olduğunun belirlenmesi onun evin mutfağında mı yoksa bir tarlada mı bulunduğuna göre değişir. Bu durum belgelenmediği takdirde söz konusu gerçek küpün işlevi hakkında yanlış bilgilere ulaşabiliriz. Bu nedenle açığa çıkarılan her türlü kültür kalıntısının zaman ve mekan içerisindeki orijinal anlamlarının kaybolmaması için arkeolojik kazılar oldukça özenli ve dikkatli bir şekilde, doğru belgeleme yöntemleri uygulanarak yapılmalıdır. 5- Dünya’da ve ülkemizde arkeoloji çalışmaları ne durumdadır?  Bu bilim dalının ülkemizde daha da gelişmesi için yapılması gerekenler nelerdir? Günümüzde arkeoloji araştırmaları giderek disiplinlerarası bir anlayışla gerçekleştirilmektedir. Arkeolojide artık sadece eser çıkartmaya ve bunları tasnifleyip tarihlemeye yönelik bir anlayış tüm dünyada kabul görmemektedir ve çağdışı kalmıştır.  Arkeoloji’nin incelediği maddesel kültür kalıntıları çok çeşitlidir. Bunlar arasında taş veya kerpiç mimari kalıntıları, kil çanak çömlek, metal aletler, tohum, ağaç kütükleri gibi botanik veya hayvan kemikleri gibi zoolojik buluntular da vardır. Söz konusu her bir materyal bize diğer bilim dallarında da gelişen yeni yöntemler sayesinde ayrıntılı bilgi sunabilecek hale gelmektedir. Bu nedenle arkeoloji içerisinde; Arkeozooloji, Arkeobotani, Arkeometri gibi yan uzmanlaşma dalları doğmuştur. Örneğin; Arkeobotanikçiler eski bitki kalıntılarından insanların ne yediklerinden tutun da ne tür bir çevre ve iklimsel koşullar altında yaşadıklarına dair birçok bilgi edinebilmektedirler. Son yıllarda gerçekleştirilen DNA analizleri sayesinde insanların eski dönemlerde yaptıkları göçler hakkında da bilgi edinilebilmektedir. Arkeoloji’nin bu disiplinlerarası gelişimi aynı zamanda uluslararası bir bilimsel anlayışa sahip olması gerektirdiğini de ortaya koymaktadır. Kazılarda ve arkeolojik araştırmalarda farklı ülkelerden çok sayıda uzman birlikte çalışmakta ve bilgilerini paylaşmaktadırlar. Ülkemizde ne yazık ki halen arkeolojinin daha çok milli bir dal olması gerektiği gibi yanlış bir inanış vardır. Bu tür bir bakış açısı ülkemizde arkeolojinin gelişimini kısıtlamakta ve yer yer yalnız kalmasına yol açmaktadır. Türkiye’de hali hazırda birçok üniversitede arkeoloji bölümleri bulunmaktadır. Türkiye’deki arkeologların da büyük çoğunluğu da bu alanda eserler vermeye, saha çalışmaları yapmaya özen göstermekte, dünya da yaşanan gelişmeleri yakından takip etmektedir. Fakat bununla birlikte üniversitelerimizin alt yapıları arkeoloji ile ilgili araştırmaların ve saha çalışmalarının yapılmasına pek de uygun değildir. Bu noktada yapılması gereken bu alt yapının güçlendirilmesidir. Röportaj teklifimizi kabul edip bize zaman ayırdığı için çok kıymetli Sayın Doç. Dr. Sinan Ünlüsoy Hocamıza teşekkür ederiz.    
Medeniyetin Toprak Altındaki İzleri: Arkeoloji Bilimi Üzerine

Yaşar Üniversitesi Akdeniz Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Sayın Doç. Dr. Sinan Ünlüsoy ile arkeoloji bilimi üzerine oldukça önemli bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimizden satır başları…

1- Arkeoloji biliminin dünyada ve ülkemizde öncüleri kimdir?

Arkeoloji diğer birçok bilim dalına kıyasla geç olarak nitelendirebileceğimiz bir dönemde, ancak 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş bilimsel bir anlayışa kavuşmuştur.  Bunda 19. yüzyılda kıta Avrupası’nda yapılan keşifler ve bazı diğer bilim dallarının etkisi vardır. Jeoloji’de, Dünyamız’ın geçmişi ile ilgili yapılan bazı araştırmalar ve düşünceler insanlık tarihinin de düşünülenden geriye gidebileceği düşüncesini doğurmuştur. Bu dönemde keşfedilmeye başlanan bazı mağara resimleri ve basit taş aletler bu bakış açısıyla daha anlamlı hale gelmeye başlamıştır. Aynı zamanda Darwin’in ortaya attığı evrim teorisi de insanların da aynı diğer canlılar gibi çok uzun süren belirli bir fiziksel ve kültürel evrime maruz kalmış olabilecekleri fikrini desteklemiştir.

Bu dönemde 1836-1848 yılları arasında gerçekleştirdiği çalışmaları sayesinde alet yapımında kullanılan materyallerin zamanla değişim gösterdiğini anlayarak halen kullandığımız üç çağ sistemini (Taş, Tunç ve Demir çağları) ortaya atan Danimarkalı Arkeolog C. J. Thomsen öncü bilim insanlarından biri olarak nitelendirilebilir. İngiliz bir bankacı, doğa bilimcisi ve arkeolog olan John Lubbock ise 1865 yılında yayınladığı “Prehistoric Times” (Tarihöncesi Çağlar) kitabı ile ilk olarak prehistorya (tarih öncesi) terimini kullanan ve bu çağlara dikkat çeken bir araştırmacı olarak karşımıza çıkar. Yapılan bu çalışmalarla birlikte insanlık tarihinin Batılıların sandığından çok daha öncelerine gittiği anlaşılmıştır. Bu çalışmalara aynı zamanda Mısır ve Mezopotamya’da yapılan yeni keşiflerin de eklenmesiyle arkeoloji bir bilim dalı olarak üniversitelerde ele alınmaya başlar. Mezopotamya ve Mısır’da yapılan ilk keşiflerin öncüleri genelde gezgin, maceracı ve meraklı, boş zaman sahibi üst sınıf burjuvalardır. Bunların belli bir kısmını Tevrat ve İncil’de adı geçen eski uygarlıkları bulma hevesiyle yola çıkan maceraseverler oluştururken diğer önemli bir kısmını ise Avrupa’nın Osmanlı ve Doğu ile gelişen ticaret ilişkileri sayesinde doğuya gelen mühendisler, mimarlar ve askerler oluşturur. Bunlar arasında Anadolu ve Ege arkeolojisi açısından belki de en önemlisi Truva’nın yerini tespit edip kazılar gerçekleştiren Alman H. Schliemann’dır. Schliemann arkeolojik tabakaların yapısı hakkında bilgi sahibi olmadığı ve hayalindeki Homeros’un ünlü destanı Iliada’nın ana konusunu oluşturan Truva savaşının izlerini bulmak dürtüsü ile gerçekleştirdiği kazıların ilk senelerinde Truva’ya oldukça zarar vermiştir. Fakat daha sonraları yaptığının farkına varmış, arkeolojide tabakalaşmanın ve belgelemenin önemini anlamış ve bu konuda Avrupa’da öncü olmuştur.

Osmanlı döneminde Osman Hamdi Bey’in çabalarıyla gerçekleşen ilk arkeolojik kazılardan sonra Türkiye’de arkeoloji bilimsel anlamda ancak cumhuriyetin kurulması ile gelişmeye başlamıştır. Yeni kurulan cumhuriyeti kuran kadroların, ulus devleti oluşturma çabaları özellikle arkeolojiye yönelik bir özel bir ilgi duyulmasına yol açar.  Amaç Türk ulusunun tarihi kökenlerini araştırmak ve yeni cumhuriyetin üzerinde kurulduğu Anadolu toprakları ile Türk tarihi arasında bağlantı kurmaktır. Öyle ki cumhuriyetin önde gelen kurumlarına Anadolu’da varlık göstermiş eski uygarlıkların adı verilir; Hititlere ithafen “Etibank” veya Sümerlere ithafen “Sümerbank” gibi. Bu dönemde Türk Tarih Kurumunun (1931) kurulması ile birlikte ilk sistemli kazı çalışmaları da yapılmaya başlanır. Bunlardan en önemlileri 1933’de Hamit Zübeyr Koşay tarafından Ankara yakınlarında bulunan Ahlatlıbel kazıları ve Çorum’da yer alan Alacahöyük’de yapılan kazılardır. Yine 1930’lu yıllarda yeniden yapılandırılan İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültelerinin bünyelerinde arkeoloji bölümleri açılır. Bu bölümlerde, Nazi Almanyası’ndan kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman bilim insanları öncü rol oynarlar. Yani arkeoloji bölümlerinin ilk mezunları Türkiye’nin sonraki yıllarda arkeolojik çalışmalarına yön verecek isimler olurlar. Bunlar arasında Yunan ve Roma dönemlerini inceleyen Klasik Arkeoloji dalında Ekrem Akurgal, Hitit ve Yakındoğu Arkeolojisi alanında da Tahsin Özgüç ve Halet Çambel sayılabilir.

2-Tarihin anlaşılmasında arkeolojinin önemi nedir?

Tarih bilimi yazılı kaynaklara dayanır. Araştırmasının ana kaynağını yazılı belgeler oluşturur. Fakat yazılı belgeler bizlere geçmiş hakkında her zaman yeterli bilgiyi sağlayamazlar. Arkeoloji ise geçmiş toplumların geride bıraktığı maddesel kültür kalıntılarını inceleyerek insan davranışları dolayısıyla tarihi hakkında bilgi toplamaya çalışır. Söz konusu kültür kalıntılarından yazılı belgeler yolu ile edinemeyeceğiniz çok sayıda veri elde edilebilir. Tarih bilimi de arkeolojinin yetersiz kaldığı bazı alanlarda arkeolojik bilgiyi destekleyecek veriler sunar. Her iki bilim dalı da birbirlerini destekler. Fakat, yöntemleri farklıdır. Tüm insanlık tarihinin %99’undan fazlası yazılı kaynaklar olmadan yaşanmıştır. Arkeolojinin bir diğer önemi de burada ortaya çıkar. Arkeoloji olmasaydı bugün MÖ 100 bin yıl önce ilk insanların nasıl yaşadıklarını veya MÖ 10 binli yıllarda ilk tarım faaliyetlerini nasıl gerçekleştirdiklerini, hayvan ve bitkileri nasıl evcilleştirdiklerini, ilk madeni buluntuları nasıl elde edip işlediklerini bilemeyecektik.

3-Osman Hamdi Bey’in arkeoloji çalışmalarına katkısı ne olmuştur?

Arkeoloji’nin Türkiye’de önemini kavramış ve bu yönde ilk çalışmaları başlatmış olan kişi İstanbul’lu bir aydın ve aynı zamanda Kadıköy’ün ilk Belediye Başkanı olan ressam Osman Hamdi Bey’dir. 1881 yılında Müze-i Hümayün (İmparatorluk Müzesi) müdürlüğüne atanan Osman Hamdi Bey arkeolojiye olan ilgisi sayesinde bu görevi esnasında ilk Osmanlı kazılarını başlatır. Nemrut ve o zamanlarda Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yer alan Lübnan’da bulunan Sayda Antik Kenti’nde kazılar gerçekleştirir. Bunun yanı sıra yakın çevresinden bazı kimseleri Anadolu’da kazılar yapmakla görevlendirir. Oğlu Mimar Ethem Bey, Aydın Tralles Antik Kenti’nde, kardeşi Halil Ethem Bey ise yine Aydın’da Alabanda ve  Sidamara’da kazılar gerçekleştirir. Müze çalışanlarından Theodor Makridi Bey ise yine Osmanlı topraklarında birçok kazı çalışmasında bulunmuş ve Alacahöyük ve Hattuşaş’da kazıların başlamasını sağlamıştır. Osman Hamdi Bey aynı zamanda söz konusu kazılar sayesinde ele geçen çok sayıda arkeolojik eserin sergilenmesi amacıyla 1899 yılında yetkilileri ikna ederek Türkiye’nin ilk Arkeolojik Müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzesini kuran kişidir. Osman Hamdi Bey’in Sayda Antik Kenti’nden getirdiği nadide bir eser olan İskender Lahti bugün halen faaliyette olan İstanbul Arkeoloji Müzesinin en değerli parçalarından biridir.

4- Arkeoloji araştırmalarında dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Arkeolojik araştırmaların en önemli bilgi kaynağı yapılan kazılarda elde edilen verilerdir. Kazılarda açığa çıkarılan insanların yaşamış oldukları evler, yerleşmeler, kullandıkları ve ürettikleri her türlü eşya bize geçmiş kültürler hakkında bilgi verir. Bu bilgilerin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için kazı yapılırken sistemli bir belgelemeye ihtiyaç vardır. Arkeoloji belki de elindeki bilgiyi edinirken aynı zamanda tahribata uğratan tek bilim dalıdır. Kazı yapılırken söz konusu maddi kültür kalıntıları yerlerinden edilir, içinde bulundukları ve onları anlamlandırmamızı sağlayan, zamansal ve uzamsal konumları ister istemez tahrip edilir. Bu tahribatın geri dönüşü yoktur. O yüzden kalıntıların orijinal konumlarının çok doğru ve sistemli bir şekilde belgelenmeleri gerekir. Örnek verecek olursak bir küp parçasının ne amaçla kullanılmış olduğunun belirlenmesi onun evin mutfağında mı yoksa bir tarlada mı bulunduğuna göre değişir. Bu durum belgelenmediği takdirde söz konusu gerçek küpün işlevi hakkında yanlış bilgilere ulaşabiliriz. Bu nedenle açığa çıkarılan her türlü kültür kalıntısının zaman ve mekan içerisindeki orijinal anlamlarının kaybolmaması için arkeolojik kazılar oldukça özenli ve dikkatli bir şekilde, doğru belgeleme yöntemleri uygulanarak yapılmalıdır.

5- Dünya’da ve ülkemizde arkeoloji çalışmaları ne durumdadır?  Bu bilim dalının ülkemizde daha da gelişmesi için yapılması gerekenler nelerdir?

Günümüzde arkeoloji araştırmaları giderek disiplinlerarası bir anlayışla gerçekleştirilmektedir. Arkeolojide artık sadece eser çıkartmaya ve bunları tasnifleyip tarihlemeye yönelik bir anlayış tüm dünyada kabul görmemektedir ve çağdışı kalmıştır.  Arkeoloji’nin incelediği maddesel kültür kalıntıları çok çeşitlidir. Bunlar arasında taş veya kerpiç mimari kalıntıları, kil çanak çömlek, metal aletler, tohum, ağaç kütükleri gibi botanik veya hayvan kemikleri gibi zoolojik buluntular da vardır. Söz konusu her bir materyal bize diğer bilim dallarında da gelişen yeni yöntemler sayesinde ayrıntılı bilgi sunabilecek hale gelmektedir. Bu nedenle arkeoloji içerisinde; Arkeozooloji, Arkeobotani, Arkeometri gibi yan uzmanlaşma dalları doğmuştur. Örneğin; Arkeobotanikçiler eski bitki kalıntılarından insanların ne yediklerinden tutun da ne tür bir çevre ve iklimsel koşullar altında yaşadıklarına dair birçok bilgi edinebilmektedirler. Son yıllarda gerçekleştirilen DNA analizleri sayesinde insanların eski dönemlerde yaptıkları göçler hakkında da bilgi edinilebilmektedir. Arkeoloji’nin bu disiplinlerarası gelişimi aynı zamanda uluslararası bir bilimsel anlayışa sahip olması gerektirdiğini de ortaya koymaktadır. Kazılarda ve arkeolojik araştırmalarda farklı ülkelerden çok sayıda uzman birlikte çalışmakta ve bilgilerini paylaşmaktadırlar. Ülkemizde ne yazık ki halen arkeolojinin daha çok milli bir dal olması gerektiği gibi yanlış bir inanış vardır. Bu tür bir bakış açısı ülkemizde arkeolojinin gelişimini kısıtlamakta ve yer yer yalnız kalmasına yol açmaktadır. Türkiye’de hali hazırda birçok üniversitede arkeoloji bölümleri bulunmaktadır. Türkiye’deki arkeologların da büyük çoğunluğu da bu alanda eserler vermeye, saha çalışmaları yapmaya özen göstermekte, dünya da yaşanan gelişmeleri yakından takip etmektedir. Fakat bununla birlikte üniversitelerimizin alt yapıları arkeoloji ile ilgili araştırmaların ve saha çalışmalarının yapılmasına pek de uygun değildir. Bu noktada yapılması gereken bu alt yapının güçlendirilmesidir.

Röportaj teklifimizi kabul edip bize zaman ayırdığı için çok kıymetli Sayın Doç. Dr. Sinan Ünlüsoy Hocamıza teşekkür ederiz.

 

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve hedefgazetesi.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.